Eller
1. Madeleine neden ellerini kullanamayacağını düşünüyordu?
2. Doktorun Madeleine’nin elleriyle ilgili gerçeği öğrenmesi nasıl oldu, ve neyle sonuçlandı?
3. Madeleine’ye ellerini kullanabilmesi için ne gibi bir uygulama yapıldı?
4. Madeleine’nin ellein kullanabildiğini keşfedebilmesi ne zaman oldu?
5. Madeleine’nin ellerini kullanması ve ünlü olması bize neyi gösterir?
Yürüyen Ansiklopedi
1. Martin doktora ne söyleyerek yaşamını değiştirdi?
2. Doktor Martin’in söylediklerine nasıl tepki verdi?
3. Martin kendi yeteneklerinin farkında mıydı?
4. Doktorun Martine yaklaşımı nasıldı ve neyle sonuçlandı?
Gözler Sağa
1. Bayan S. inme inmesi sonucunda hangi yeteneğini kaybetmiştir?
2. Bayan S.’nin yemeğini bitirememesinin sebebi nedir?
3. Bayan S. tek taraflı dikkat eksikliği sorununu çözmek için ne gibi bir çözüm geliştirmiştir?
4. Bayan S. Kendi etrafında sağa dönebilmesine rağmen tabağı döndürmekte neden zorlanmaktadır?
5. Video ekranıyla yapılan deney neden Bayan S.’ye rahatsızlık vermiştir?
Hindistan’a Geçit
1. Bhagawhandi’nin beyninde ikinci kez ortaya çıkan tümör neden daha tehlikeliydi ve uygulanan tedavinin hastalığa etkisi neydi?
2. Bhagawhandi’deki hastalık belirtileri nelerdir?
3. Doktorlar Hintli kızın nöbetlerini basit temporal lob nöbetleri olarak adlandırmakta güçlük çekmektedirler. Neden?
4. Doktorlar Bhagawhandi’nin steroidlerden zehirlenmesinden şüphelenmelerine rağmen neden steroidi azaltmadılar?
5. Steroid psikozu diye adlandırılan durumda kişi nasıl davranışlarda bulunur?
YATAĞINDAN DÜŞEN ADAM
1.Hastanın yataktan düşmeden önceki davranışları nasıldı?
2.Hastanın yatağından düşmesine neden olan düşünce neydi?
3.Hasta kendine ait olmadığını sandığı bacağın kendisine nasıl yapıştığını düşünüyordu?
4.Doktor kendi bacağının nerede olduğunu sorduğunda hasta nasıl bir tepki verdi?
5.Doktorun Dr. Micheal’ dan aldığı mektubu da göz önünde bulundurursak, hastanın yataktan düşmesine sebep olan asıl şey neydi?
KONTROLSÜZ NOSTALJİ
1. Donald’ın işlediği cinayette ilginç olan neydi?
2. Donald neden psikiyatrik bir hastaneye yatırıldı?
3. Donald’ın cinayeti hatırlamasına ne sebep oldu?
4. Donald’ da kazadan sonra ne gibi değişiklikler yaşandı?
5. Donald yaşadığı nöbetleri nasıl atlattı?
4 Haziran 2010 Cuma
Oliver Sack Karısını Şapka Sanan Adam
REBECCA
Rebecca bizim kliğiniğimize gönderildiğinde, on dokuz yaşındaydı; ama büyükannesinin dediğine göre, bazı yönlerden çocuk gibiydi. Oturdukları apartmanın çevresinde yolunu bulamazdı, elindeki anahtarla şöyle güvenli bir şekilde kapıyı açamazdı. Anahtarın nasıl olup da içeriye girdiğini ‘görememişti’, hiç anlayamamıştı bunu hiçbir zaman da öğrenememişti. Sağını solunu karıştırıyordu, bazen elbiselerini tersten giyiyordu,bazen önünü arkasına ve bundan haberi de olmuyordu.Fark etse bile yinede de düzeltmiyordu.Saatlerce yanlış eldivenini ve ayakkabıyı giymeye uğraşırdı.Yine büyükannesinin dediği gibi hiç uzam duyusu yoktu.Hareketleri sakar ve ayarsızdı.Doktorlar bir raporda ‘ sarsak’, bir diğerinde hareketsel moron diye yazmışlardı. Ama bütün o sarsaklığı dans ettiğinde kayboluyordu.
Rebecca’nın kısmi bir cleft palate’ı vardı.Onun bu sorunu konuşurken ıslık sesine benzer bir sesi de beraberinde çıkarmasına sebep oluyordu.Parmakları kısa,tırnaklarıysa şekilsiz ve küttü.Gözlerinde, sürekli ilerleyen bir miyopisi olduğu için kalın camlı gözlükleri vardı. Bütün bunlar onda serebral ve zihinsel yetersizliklere yol açan aynı konjenital durumla alakalıydı. Çok utangaç ve içine kapanıktı.Bundan dolayı acı çekiyordu.Her zaman alay konusu olan biri olduğunu hissetmişti.
Ama sıcak, derin ve tutku dolu ilişkiler kurma yeteneğine sahipti. Ona üç yaşından beri bakan büyükannesine büyük bir sevgisi vardı. Anne ve babası öldüğünden beri ona büyükannesi bakıyordu. Tabiatı çok seviyordu. Parklara ve botanik bahçelerine götürüldüğünde, saatler boyunca mutlu bir şekilde oynuyordu.Çok çaba harcamasına rağmen okumasını öğrenememiş olsa da , iki tane çok sevdiği kitabı vardı.Onları kendisine okuması için ya büyükannesine verirdi ya da onları başkalarına okuturdu.’ Hikayelere büyük bir merakı vardı.’ Dedi büyükannesi. Şansına, büyükanne hikâye okumaya bayılıyordu. Rebecca’yı etkileyen çok hoş da bir sesi vardı. Üstelik sadece hikâye değil şiir de okuyordu. Bu Rebecca’nın usunun gerçekliğine olan o derin açlığını giderme şekillerinden biriydi. Tabiat, çok güzel, ama suskundu, bu da ona yeterli gelmiyordu. Rebecca için Dünya’nın bir dil içersinde, sözel imgelerle yeniden temsil edilmesi gerekiyordu, buna ihtiyacı vardı. En basit önermeleri ve talimatları anlama kapasite olmamasına karşın, oldukça derin anlamlı şiirlerdeki sembol ve metaforları anlamakta çok az zorlandığı gözleniyordu. Duygunun, somutun, imge ve sembolün dünyası, sevdiği ve önemli ölçüde içine girebildiği bir alemi şekillendirdi.Kavramsal açıdan ve önermeler açısından,yetersiz olsa bile,şiir dili onun rahat ettiği bir ortamdı.
Dokunaklı bir şekilde bu ortam içinde ayakları tökezlese de, o temelde doğuştan bir şairdi. Metaforlar, konuşma şekilleri, çarpıcı benzerlikler önceden kestirilemez bir şekilde, aniden şiirsel boşalımlar ve göndermeler halinde ona ilham oluyordu. Büyükanne dindardı, Rebecca da.Kutsal Cumartesi tatillerinde yakılan mumların ışıklarına bayılıyordu.Sinagoga gitmeye seviyordu.Sinagogda da onu çok seviyorlardı.Ona Tanrı’nın günahsız, kutsal kıları, duaları ve ayinleri,yani kilisisenin sunduğu tüm servisleri ve dini sembolleri de anlıyordu.Büyük boyuttaki algısal ve spatio rağmen yukarıda daha önceden saydığımız her türlü bilgiye açıktı ve bunu çok seviyordu.Bozuk para sayamazdı, en basit toplama işlemlerini bile yapamazdı. Asla okuma yazma öğrenemedi.IQ testlerinde 60 veya daha altında bir puan alacak kapasitedeydi.Yine de bu testlerde sözel alanlarda becerisi,performans bölümüne göre kayda değer ölçüde yüksekti.
Yani bütün hayatı boyunca insanlar onu, zihinsel özürlü ve aklı yetmez biri olarak gördü, ya da o gerçekten öyle biriydi.
Garip bir şekilde, etkileyici, beklenmedik, şiirsel bir güce sahipti. Yüzeysel olarak bakacak olursak, bir sürü özrü ve beceriksizlikleri olan biriydi. Bütün bunlar onu yoğun bir endişe ve hüsrana sürüklüyordu. Başka insanların hiç çaba sarf etmeden yapabildikleri şeyleri yapamadığı için zihinsel olarak sakat biri gibi görüyordu kendini ama yine de ta içinden özürlü ve beceriksiz olmadığına dair bir his besliyordu.Canlı derin ve engin bir ruha sahip olduğunu, ötekilerden bir farkı olmadığını biliyordu. Rebecca kendini düşünsel açıdan aksak, ama ruhsal açıdan bir bütün olarak hissediyordu.
Onu ilk gördüğümde beceriksiz ve oldukça sakar bir hali vardı. Nörolojik bozuklukların her birini teker teker ayırt edebiliyordum; pek çok apraksi ve agnozisi vardı, oldukça geniş ölçüde duyusal ve hareki güçlükleri vardı. Piaget’ in kriterlerine göre zihinsel yapısı ve kavramsal gelişimi ancak 8 yaşındaki bir çocuğun düzeyindeydi. “zavallıcık” dedim kendi kendime. Bütün bu zorluklarına rağmen yinede garip, genel bir tabloya uymayan bir konuşma becerisi vardı. Durumu yüksek kortikal işlevlerin bir mozaiği gibiydi. Bunların arasında en zarar görmüş bölüm Piaget’in şema( schemata) dediği yapıydı.
Onu ikinci kez gördüğümde her şey çok farklıydı. Bu sefer onu muayene edip, değerlendirmeler yapmadım. Güzel bir bahar sabahıydı, çalıştığım kliniğin açılmasına birkaç dakika vardı ve bende oralarda yürüyüş yapıyordum. Orada bir bankın üzerinde oturuyordu. Nisan ayının o güzelim yapraklarla donanmış ağaçlarına sükûnetle ve mutlulukla bakmaktaydı. Duruşu hiçte dengesiz ve garip değildi. Açık renk elbisesi ve yüzündeki o hafif gülümseyişi bana Çehov’un, arka plandaki vişne bahçeleriyle birlikte, o genç hanımlarını Irene, Anya, Sonya ve Nina’yı hatırlattı. O, güzel bir ilkbahar gününün keyfini çıkaran herhangi bir genç kadın da olabilirdi. Bu, benim nörolojik bakış açımın karşısındaki insani bakış açımdı.
Ona doğru yaklaşırken ayak seslerimi duydu, gülümseyerek ‘dünyaya bir bak, ne güzel’ der gibi bir ifadede bulundu. Ardından Jacksoniyen ani, garip, şiirsel boşalımlar geldi: ‘bahar’, ‘doğum’, ‘büyüme’, ‘hareket etmek’, ‘canlanmak’, ‘mevsimler’, ‘her şey zamanında’. Kendimi rahiplerin vaazlarını düşünürken buldum. Cennette her şeyin bir mevsimi ve her şeyin bir zamanı vardır. Doğmanın, ölmenin, ekimin ve…
Rebecca kendi lisanınca bana bir vaiz gibi, mevsimleri zamanları sıralıyordu. Zihinsel olarak özürlü bir vaiz dedim kendi kendime. Bu düşüncemle birlikte onunla ilgili birbirine zıt iki fikrim ( sembolist ve zihinsel özürlü) birbirleriyle iç içe geçti. Nörolojik ve psikolojik ölçümlerde çok kötü sonuçlar çıkmıştı. Bu ölçümler kişinin güçlük çektiği alanları gün ışığına çıkarmak yerine, kişiyi işlem ve yetersizliklerine ayırır. Bu ölçümler sırasında korkunç bir şekilde parçalarına ayrıldığı halde, şimdi gizemli bir şekilde bir araya gelmişti.
Neden daha önce ayrışmıştı ve şimdi nasıl oluyordu da bir araya u kuvvetli geliyordu. Birbirinden tamamıyla farklı iki varoluş biçimi, düşünce veya yapılanma şekli olduğunu kuvvetli bir şekilde duyumsadım. İki şekilsel görme, problem çözme gibi yetileri içine alan şematik bölümdü. Hastanede bu bölümü kontrol etmiş, bu alanda çok güçlükleri olduğunu görmüştüm. Ama yaptığım testler onun yetersizliklerinden öte bir ipucu vermemişti.
Sahip olduğu olumlu güçleri, gerçek dünyayı algılama gücünü göstermemişti. Doğayı ve belki de doğayla ilgili imgelemini nasıl bütünsel bir uyumla, kolay anlaşılır bir şekilde şiirsel olarak algıladığını göstermemişti.
Bu testler bana onun birbirleriyle uyumlu parçalardan oluşmuş bir bütün olan iç dünyasıyla ilgili bir bilgi vermemişti. Sadece bir dizi problemler bulma ve yönergeler verme şeklinde bir yaklaşımda bulunmayı sağlamıştı.
Peki, onun iç dünyasını bir bütün halinde tutan neydi. Açıkça gördüğüm varoluş biçimi şematik olan değildi. Hikâyelere ve anlatımsal eserlere olan düşkünlüğü aklıma geldi. Şu gözlerimin önünde bir zamanlar çekici bir genç olduğu belli olan ama şimdi ne yazık ki bilişsel yönden beceriksiz bir moron olan bu insan, acaba içindeki anlatımsal ve dramatik yapıyı kendi bütünlüğünü sağlamak üzere kullanıyormuydu? Şematik alanlar çalışmadığına göre diğeri bunun yerine ikame ediyor olabilirmiydi? Onun dans ettiği aklıma geldi, dans dışında dengesiz ve birbirleriyle uyumsuz olan hareketleri, nasıl oluyordu da dans ederken organize oluyordu?
Onu öylece bankta otururken izliyordum ve testlerimizin, yaklaşımlarımızın, değerlendirmelerimizin nasıl saçma bir şekilde uygunsuz düştüğünü fark ettim. Uyguladığımız testler bize sadece yersizleri gösteriyor, olumlu güçleri değil. Hikâyeyi, müziği, oyunu, kendini doğal akışı içinde yönlendiren varlığı görmemiz gerektiği yerde bu testler bize, şematik olanı ve bilmeceleri gösteriyor.
Rebecca’ yı çok çeşitli durumlarda görmek bir şanstı belki de. Birinde ne kadar bozulmuş bir durum söz konusuysa diğerinde o kadar umut vadeden ve potansiyeli olan bir durum mevcuttu. Kliniğimizde gördüğüm ilk hastalardan biriydi. Onda gördüklerimi, bana gösterdiklerini şimdi hepsinde görüyorum.
Onu görmeye devam ettim ve o da derinliklerini ortaya koydu veya ben onun enginliğine giderek saygı göstermeye başladım. Gördüklerimin hepsi de mutluluk dolu şeyler değildi ama yılın büyük bir bölümü mutluluk doluydu.
Sonra kasım ayında büyükannesi öldü. Nisan ayında saçtığı o neşe ve ışık, derin bir hüzün ve karanlığa dönüştü. Yıkılmıştı ama yine de büyük bir vakar, ciddiyet ile kendine hakim oldu. Bu sefer vakar ve ahlaki derinlik, acıya ve ışığa, şiirsel benliğe kalıcı bir kontur puan oluşturmak üzere eşlik etmekteydi.
Haberi alır almaz onu aradım. Beni, büyük bir olgunlukla dinledi. Şuanda boş olan evinde, hastanenin o küçük odasında acıdan donmuş bir haldeydi. Konuşması yine Jacksoniyen bir tarzda kesik kesik, acı dolu sıralamalardan ibaretti. '' Neden gitmek zorunda kaldı?'' diye ağladı. ''Kendim için ağlıyorum onun için değil'' diye ekledi. Bir süre sonra ''Büyükanne iyi, sonsuzlukta evine gitti.'' Sonsuzluktaki evi kendi sembolümüydü yoksa vaazlarda bilinç dışı hafızasına aktarılan malzemelerden biri miydi? Kendine sarılarak ''Çok üşüyorum.'' dedi. ''Kış içerde dışarda değil. Ölüm gibi soğuk. O benim bir parçam gibiydi. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.''
Yas tutuyordu.Yarım saat sonra biraz rahatlar gibi oldu, canlanmaya ve ısınmaya başladı. ''Şimdi kış. Ölü gibiyim. Ama yine bahar gelecek biliyorum.'' dedi.
Yası uzun sürüyordu ama bunu derinliğine yaşıyor ve yavaş yavaş bitiriyordu. Büyükanesinin sevimli ve destekleyici olan kız kardeşi, yani Rebecca'nın büyük teyzesi de eve taşındı, bu yas döneminde onun büyük yardımları oldu. Sinagog v dini çevrelerin yardımı olduğu gibi, ayrıca Oturan Şiva ( sitting shiva) törenleri ona destek oldu. Ona sinagogda özel statü de verildi; 'en yaşlı kişi'. Benimle rahat veaçık bir şekilde konuşuyor olması da onu rahatlatmıştır. İlginç bir şekilde rüyaları da, yas sürecinde önemli basamakları aşmasına yardımcı olmuştur. (Bakınız 'Peters',1983).
Onu önce Nina gibi, nisan güneşinde daha sonra Kasım ayında Queens'teki o sğuk mezarlıkta büyükannesinin mezarı başında Kaddish'i söylerken hatırlıyorum. Dualar ve kutsal kitap hikayeleri onu herzaman çekmişti, bunlar onun mutlu, şiirsel, kutsanmış hayatının bir parçasıydı. Şimdi cenaze dualarının 103.sünde ve tüm Kaddish'te onu süküta erdirecek doğru sözcükleri buluyordu.
Onu ilk gördüğüm Nisan ayı ile cenazenin yapıldığı Kasım ayı arasında Rebecca tüm diğer müşterilerimiz gibi pek çok çalışma gruplarına ve derslere katıldı. Gelişimsel ve bilişsel dürtülerimizin bir parçası olarak bu iki kelime o zamanın moda kelimeleriydi. 'Müşteri' kelimesi ise 'hasta' kelimesinden daha az aşağılayıcı olduğu varsayıldığı için kullanılan sevimsiz bir kelimedir.
Bu çalışmaların hepsi ne Rebecca'ya yararlı oldu ne de diğerlerinin pek çoğuna. Bunu yapmanın doğru olmadığını düşündüm. Çünkü bu çalışmalarda onların sınırlarını zorluyorduk ve bütün yaşamları boyunca bu zorlanmayı bazen acımasızlığa varacak şekilde yaşıyorlardı.
Hayatımızda neyin yetersiz olduğu konusunda çok fazla dikkat ediyor, korunmuş ve sağlıklı olana çok az ilgi gösteriyoruz. Konuya has başka bir özel kelime söylemek gerekirse, kusurlu eksik ve yetersizliklerle ilgilenen tıp konusu , defektolojiyle çok uğraşıp, ihmal edilmiş ama ihtiyaç duyduğumuz bir konu olan somutun bilimi, narratolojiyle ilgilenmiyoruz.
Rebecca somut örneklerle kendi benliğinden birinden tamamen farklı iki düşünce zihin yapısını ortaya çıkarmıştır. Bruner'in kelimeleriyle bunlar 'paradigmatik' ve 'narratv-anlatısal'dır. Her ikisi de insan zihninin eşit derecede doğal ve özüne ait formları olsalar da 'anlatımsa' olan önce gelir, onun ruhani bir önceliği vardır. Ufacık çocuklar hşikaye anlatılmasını isterler ve hikayeleri çok severler.
Genel kavramları ve paradigmaları kavrama güçlerinin henüz oluşmadığı bir dönemde, Karmaşık konuları hikayelerde tasvir edildikleri şekilde anlayabilirler. İşte bu anlatımsal ve sembolik güç yaşamı hissetmemize yarar. Sembol ve hikayenin imgesel formdaki somut gerçekliği, bize yaşam hissini verirken soyut düşünce bu anlamda bir şey sağlamaz. Çocuklar Öklid teoremini anlama döneminden önce kutsal kitabı anlayabilirler. Kutsal kitap daha kolay olduğundan değil, bilakis tersini söyleyeb,liriz. Bunun nedeni kutsal kitabın sembolik ve anlatımsal olmasıdır.
İşte bu yüzden Rebecca, ondokuzund da aynen büyükannesinin dediği gibi 'çocuk gibi'ydi. Çocuk gibiydi ama çocuk değildi; çünkü o bir yetişkişndi. Büyümemiş geri kalmış kelimeleri çocul olarak kalmış olmayı anlatmaktadır.
Rebecca’nın ve onun özürlü olanların kişisel, duygusal, anlatımsal ve sembolik güçleri, kuvvetli ve zenginliklerle dolu olarak gelişme olanağı bulabilmiştir. Rebecca’nın bu özelliği onun bütün doğallığıyla bir çeşit şair olmasına yol açar. Hikâyelerimizin kahramanlarından biri olan Jose de bir artist ortaya çıkmıştır. Bu kişilerde paradigmatik veya kavramsal güçler, en başından beri zayıf ve çok sınırlı kalarak gelişime mani olurlar.
Rebecca bunun tamamıyla farkındaydı. Onu ilk gördüğüm günden itibaren çok net bir şekilde bana, o dengesiz ve ayarsız hareketlerini bir müzik ile nasıl düzelttiğini, akıcı ve dengeli bir hal aldığını anlattı. Bir doğa olayı karşısında kendini nasıl bütünleştirdiğini gördüğüm o Nisan gününde ise, onun nasıl o doğa ile estetik, organik ve dramatik bir birlikteliği ve duyarlılığı yakaladığını fark ettim.
Büyükannesinin ölümünün ardından daha kararlı ve net bir tavır takındı. “Artık çalışma gruplarına ve derslere katılmayacağım. Bunların bana bir yararı dokunmuyor. Beni bir araya getirmemde yardımcı olmuyor.” Ardından hayran kaldığım, metafor kullanabilme gücüyle yerdeki halıya baktı ve; “Sanki canlı bir halıyım. Halınızdaki gibi bir modele, bir desene ihtiyacım var. Bir desen yoksa parçalara ayrılıyorum, çözülüyorum.” Rebecca bunları söylerken yerde duran halıya baktım ve Sherrington’un beyin ve zihni karşılaştırırken kullandığı o meşhur dokuma makinesi benzetmesi geldi aklıma. Hiç örülmeden bir halı olabilir mi diye düşündüm? Hiç halı olmadan halı deseni kendi başına oluşabilir mi? Yaşayan bir halı olarak Rebecca’ nın da her ikisine birden sahip olması gerekiyordu. Özellikle şematik yapılanmadaki eksikliği, yani halının ipliği, örgüsünün olmaması önemliydi. Bu durumda halının deseninin yani görüntüsel veya anlatımsal yapısının çözülmesine yol açıyordu.
“Anlamı yakalamalıyım. Derslerin, saçma görevlerin hiçbir anlamı yok… Ben aslında tiyatroyu seviyorum.”
Rebecca’nın nefret ettiği çalışma gruplarından çıkarıp, özel bir tiyatro grubuna kaydettirdik. Buna bayıldı, tiyatro çalışmaları onu sakinleştirdi. Şaşırtıcı derecede başarılı oldu. Her rolünde bir stili, akıcı, dengeli bir kişiliği oturtabiliyordu. Tiyatro grubu ve tiyatro, onun hemen hemen hayatı haline geldi. Şimdi Rebecca’yı sahnede görenler onun zihinsel güçlükleri olan bir kişi olduğunu tahmin bile edemezler.
NOT
Müziğin, anlatımın ve tiyatronun gücünün pratik ve teorik açıdan önemi büyüktür. Bunu, idiotlarda, IQ su 20’nin altında olan ve ciddi hareketsel güçlükleri olan kişilerde bile görebiliriz. Düzensiz hareketler, müzik ve dans ile bir dengeye oturur. Müziği duyduklarında nasıl hareket edeceklerini bildikleri ortaya çıkar. Belirli bir zaman diliminde art arda 4-5 tane basit işi yapmakta bile güçlük çeken zihinsel özürlülerin, müzikle çalışırken nasıl da ritmi yakalayarak bunu başarabildiklerini gözleriz. Art arda hareketleri, şemalar halinde akılda tutmakta güçlük çektikleri halde, müzikle bütün bunlar yapılabilir hale gelir. Yani müziğin içine yerleşince, hareketler, şemalar olmadan da devinilebilir. Aynı durum ciddi frontal lob hasarı bulunan kişilerde ve apraksisi olan kişilerde de geçerlidir. Harekete dair en ufak bir dizgeyi ya da programı aklında tutmakta ve uygulamakta güçlüğü olan ama diğer zihinsel becerilerini muazzam bir şekilde kullanabilen kişilerde durum aynıdır. Bu prosedürel bozukluklar veya motor/hareki bozukluklar, rehabilitasyona dönük sıradan çalışmalarla tedavi edilemezken müzik ile kaybolup giderler. Galiba çalışırken söylenen şarkıların anlamı da burada yatar.
Bütün bunlardan anladığımız, müziğin eğlenceli ve etkili bir şekilde, parçaları bir bütüne doğru organize etme gücünün olduğudur. Soyut ve şematik organizasyon formları bu durumlarda işe yaramamaktadır. Başka bir organizasyon formunun işlemediği hastalarda bu durum özellikle dikkate alınmalıdır. Müzik ve diğer anlatımsal formlar apraksisi olanlarla ve zihinsel özürlü olanlarla çalışırken en temel güç olmalıdır. Terapi veya okul, müziğin veya diğer anlatımsal formların etrafında düzenlenmelidir. Tiyatroda çok daha önemli bir güç vardır. Rollerin, kişiliğe götüren, organizasyonu sağlayan bir gücü vardır. Entelektüel farklılıklar ne olursa olsun, rol yapma, oynama ve ‘olmak’ insan hayatının ayrılmaz bir parçasıdır.
Bunun bebeklerde de, akıl sağlığını yitirmişlerde de ve özellikle bu dünyanın Rebecca’ larında da gözleyebiliriz.
Sorular
1. Rebecca hastalığının farkındamı bunu nerden anlayabiliriz?
2. Doktorun Rebecca nın durumunu farkettiği anda neler oldu?
3. Rebecca evreyi kendisiyle nasıl ilişkililendiriyor?
4. Doktorun Rebecca nın asıl durumunu farkettiği andan önceki ve sonraki gözlemleri nelerdir?
5. Rebecca ve doktor arasındaki ilişki nasıl?
Rebecca bizim kliğiniğimize gönderildiğinde, on dokuz yaşındaydı; ama büyükannesinin dediğine göre, bazı yönlerden çocuk gibiydi. Oturdukları apartmanın çevresinde yolunu bulamazdı, elindeki anahtarla şöyle güvenli bir şekilde kapıyı açamazdı. Anahtarın nasıl olup da içeriye girdiğini ‘görememişti’, hiç anlayamamıştı bunu hiçbir zaman da öğrenememişti. Sağını solunu karıştırıyordu, bazen elbiselerini tersten giyiyordu,bazen önünü arkasına ve bundan haberi de olmuyordu.Fark etse bile yinede de düzeltmiyordu.Saatlerce yanlış eldivenini ve ayakkabıyı giymeye uğraşırdı.Yine büyükannesinin dediği gibi hiç uzam duyusu yoktu.Hareketleri sakar ve ayarsızdı.Doktorlar bir raporda ‘ sarsak’, bir diğerinde hareketsel moron diye yazmışlardı. Ama bütün o sarsaklığı dans ettiğinde kayboluyordu.
Rebecca’nın kısmi bir cleft palate’ı vardı.Onun bu sorunu konuşurken ıslık sesine benzer bir sesi de beraberinde çıkarmasına sebep oluyordu.Parmakları kısa,tırnaklarıysa şekilsiz ve küttü.Gözlerinde, sürekli ilerleyen bir miyopisi olduğu için kalın camlı gözlükleri vardı. Bütün bunlar onda serebral ve zihinsel yetersizliklere yol açan aynı konjenital durumla alakalıydı. Çok utangaç ve içine kapanıktı.Bundan dolayı acı çekiyordu.Her zaman alay konusu olan biri olduğunu hissetmişti.
Ama sıcak, derin ve tutku dolu ilişkiler kurma yeteneğine sahipti. Ona üç yaşından beri bakan büyükannesine büyük bir sevgisi vardı. Anne ve babası öldüğünden beri ona büyükannesi bakıyordu. Tabiatı çok seviyordu. Parklara ve botanik bahçelerine götürüldüğünde, saatler boyunca mutlu bir şekilde oynuyordu.Çok çaba harcamasına rağmen okumasını öğrenememiş olsa da , iki tane çok sevdiği kitabı vardı.Onları kendisine okuması için ya büyükannesine verirdi ya da onları başkalarına okuturdu.’ Hikayelere büyük bir merakı vardı.’ Dedi büyükannesi. Şansına, büyükanne hikâye okumaya bayılıyordu. Rebecca’yı etkileyen çok hoş da bir sesi vardı. Üstelik sadece hikâye değil şiir de okuyordu. Bu Rebecca’nın usunun gerçekliğine olan o derin açlığını giderme şekillerinden biriydi. Tabiat, çok güzel, ama suskundu, bu da ona yeterli gelmiyordu. Rebecca için Dünya’nın bir dil içersinde, sözel imgelerle yeniden temsil edilmesi gerekiyordu, buna ihtiyacı vardı. En basit önermeleri ve talimatları anlama kapasite olmamasına karşın, oldukça derin anlamlı şiirlerdeki sembol ve metaforları anlamakta çok az zorlandığı gözleniyordu. Duygunun, somutun, imge ve sembolün dünyası, sevdiği ve önemli ölçüde içine girebildiği bir alemi şekillendirdi.Kavramsal açıdan ve önermeler açısından,yetersiz olsa bile,şiir dili onun rahat ettiği bir ortamdı.
Dokunaklı bir şekilde bu ortam içinde ayakları tökezlese de, o temelde doğuştan bir şairdi. Metaforlar, konuşma şekilleri, çarpıcı benzerlikler önceden kestirilemez bir şekilde, aniden şiirsel boşalımlar ve göndermeler halinde ona ilham oluyordu. Büyükanne dindardı, Rebecca da.Kutsal Cumartesi tatillerinde yakılan mumların ışıklarına bayılıyordu.Sinagoga gitmeye seviyordu.Sinagogda da onu çok seviyorlardı.Ona Tanrı’nın günahsız, kutsal kıları, duaları ve ayinleri,yani kilisisenin sunduğu tüm servisleri ve dini sembolleri de anlıyordu.Büyük boyuttaki algısal ve spatio rağmen yukarıda daha önceden saydığımız her türlü bilgiye açıktı ve bunu çok seviyordu.Bozuk para sayamazdı, en basit toplama işlemlerini bile yapamazdı. Asla okuma yazma öğrenemedi.IQ testlerinde 60 veya daha altında bir puan alacak kapasitedeydi.Yine de bu testlerde sözel alanlarda becerisi,performans bölümüne göre kayda değer ölçüde yüksekti.
Yani bütün hayatı boyunca insanlar onu, zihinsel özürlü ve aklı yetmez biri olarak gördü, ya da o gerçekten öyle biriydi.
Garip bir şekilde, etkileyici, beklenmedik, şiirsel bir güce sahipti. Yüzeysel olarak bakacak olursak, bir sürü özrü ve beceriksizlikleri olan biriydi. Bütün bunlar onu yoğun bir endişe ve hüsrana sürüklüyordu. Başka insanların hiç çaba sarf etmeden yapabildikleri şeyleri yapamadığı için zihinsel olarak sakat biri gibi görüyordu kendini ama yine de ta içinden özürlü ve beceriksiz olmadığına dair bir his besliyordu.Canlı derin ve engin bir ruha sahip olduğunu, ötekilerden bir farkı olmadığını biliyordu. Rebecca kendini düşünsel açıdan aksak, ama ruhsal açıdan bir bütün olarak hissediyordu.
Onu ilk gördüğümde beceriksiz ve oldukça sakar bir hali vardı. Nörolojik bozuklukların her birini teker teker ayırt edebiliyordum; pek çok apraksi ve agnozisi vardı, oldukça geniş ölçüde duyusal ve hareki güçlükleri vardı. Piaget’ in kriterlerine göre zihinsel yapısı ve kavramsal gelişimi ancak 8 yaşındaki bir çocuğun düzeyindeydi. “zavallıcık” dedim kendi kendime. Bütün bu zorluklarına rağmen yinede garip, genel bir tabloya uymayan bir konuşma becerisi vardı. Durumu yüksek kortikal işlevlerin bir mozaiği gibiydi. Bunların arasında en zarar görmüş bölüm Piaget’in şema( schemata) dediği yapıydı.
Onu ikinci kez gördüğümde her şey çok farklıydı. Bu sefer onu muayene edip, değerlendirmeler yapmadım. Güzel bir bahar sabahıydı, çalıştığım kliniğin açılmasına birkaç dakika vardı ve bende oralarda yürüyüş yapıyordum. Orada bir bankın üzerinde oturuyordu. Nisan ayının o güzelim yapraklarla donanmış ağaçlarına sükûnetle ve mutlulukla bakmaktaydı. Duruşu hiçte dengesiz ve garip değildi. Açık renk elbisesi ve yüzündeki o hafif gülümseyişi bana Çehov’un, arka plandaki vişne bahçeleriyle birlikte, o genç hanımlarını Irene, Anya, Sonya ve Nina’yı hatırlattı. O, güzel bir ilkbahar gününün keyfini çıkaran herhangi bir genç kadın da olabilirdi. Bu, benim nörolojik bakış açımın karşısındaki insani bakış açımdı.
Ona doğru yaklaşırken ayak seslerimi duydu, gülümseyerek ‘dünyaya bir bak, ne güzel’ der gibi bir ifadede bulundu. Ardından Jacksoniyen ani, garip, şiirsel boşalımlar geldi: ‘bahar’, ‘doğum’, ‘büyüme’, ‘hareket etmek’, ‘canlanmak’, ‘mevsimler’, ‘her şey zamanında’. Kendimi rahiplerin vaazlarını düşünürken buldum. Cennette her şeyin bir mevsimi ve her şeyin bir zamanı vardır. Doğmanın, ölmenin, ekimin ve…
Rebecca kendi lisanınca bana bir vaiz gibi, mevsimleri zamanları sıralıyordu. Zihinsel olarak özürlü bir vaiz dedim kendi kendime. Bu düşüncemle birlikte onunla ilgili birbirine zıt iki fikrim ( sembolist ve zihinsel özürlü) birbirleriyle iç içe geçti. Nörolojik ve psikolojik ölçümlerde çok kötü sonuçlar çıkmıştı. Bu ölçümler kişinin güçlük çektiği alanları gün ışığına çıkarmak yerine, kişiyi işlem ve yetersizliklerine ayırır. Bu ölçümler sırasında korkunç bir şekilde parçalarına ayrıldığı halde, şimdi gizemli bir şekilde bir araya gelmişti.
Neden daha önce ayrışmıştı ve şimdi nasıl oluyordu da bir araya u kuvvetli geliyordu. Birbirinden tamamıyla farklı iki varoluş biçimi, düşünce veya yapılanma şekli olduğunu kuvvetli bir şekilde duyumsadım. İki şekilsel görme, problem çözme gibi yetileri içine alan şematik bölümdü. Hastanede bu bölümü kontrol etmiş, bu alanda çok güçlükleri olduğunu görmüştüm. Ama yaptığım testler onun yetersizliklerinden öte bir ipucu vermemişti.
Sahip olduğu olumlu güçleri, gerçek dünyayı algılama gücünü göstermemişti. Doğayı ve belki de doğayla ilgili imgelemini nasıl bütünsel bir uyumla, kolay anlaşılır bir şekilde şiirsel olarak algıladığını göstermemişti.
Bu testler bana onun birbirleriyle uyumlu parçalardan oluşmuş bir bütün olan iç dünyasıyla ilgili bir bilgi vermemişti. Sadece bir dizi problemler bulma ve yönergeler verme şeklinde bir yaklaşımda bulunmayı sağlamıştı.
Peki, onun iç dünyasını bir bütün halinde tutan neydi. Açıkça gördüğüm varoluş biçimi şematik olan değildi. Hikâyelere ve anlatımsal eserlere olan düşkünlüğü aklıma geldi. Şu gözlerimin önünde bir zamanlar çekici bir genç olduğu belli olan ama şimdi ne yazık ki bilişsel yönden beceriksiz bir moron olan bu insan, acaba içindeki anlatımsal ve dramatik yapıyı kendi bütünlüğünü sağlamak üzere kullanıyormuydu? Şematik alanlar çalışmadığına göre diğeri bunun yerine ikame ediyor olabilirmiydi? Onun dans ettiği aklıma geldi, dans dışında dengesiz ve birbirleriyle uyumsuz olan hareketleri, nasıl oluyordu da dans ederken organize oluyordu?
Onu öylece bankta otururken izliyordum ve testlerimizin, yaklaşımlarımızın, değerlendirmelerimizin nasıl saçma bir şekilde uygunsuz düştüğünü fark ettim. Uyguladığımız testler bize sadece yersizleri gösteriyor, olumlu güçleri değil. Hikâyeyi, müziği, oyunu, kendini doğal akışı içinde yönlendiren varlığı görmemiz gerektiği yerde bu testler bize, şematik olanı ve bilmeceleri gösteriyor.
Rebecca’ yı çok çeşitli durumlarda görmek bir şanstı belki de. Birinde ne kadar bozulmuş bir durum söz konusuysa diğerinde o kadar umut vadeden ve potansiyeli olan bir durum mevcuttu. Kliniğimizde gördüğüm ilk hastalardan biriydi. Onda gördüklerimi, bana gösterdiklerini şimdi hepsinde görüyorum.
Onu görmeye devam ettim ve o da derinliklerini ortaya koydu veya ben onun enginliğine giderek saygı göstermeye başladım. Gördüklerimin hepsi de mutluluk dolu şeyler değildi ama yılın büyük bir bölümü mutluluk doluydu.
Sonra kasım ayında büyükannesi öldü. Nisan ayında saçtığı o neşe ve ışık, derin bir hüzün ve karanlığa dönüştü. Yıkılmıştı ama yine de büyük bir vakar, ciddiyet ile kendine hakim oldu. Bu sefer vakar ve ahlaki derinlik, acıya ve ışığa, şiirsel benliğe kalıcı bir kontur puan oluşturmak üzere eşlik etmekteydi.
Haberi alır almaz onu aradım. Beni, büyük bir olgunlukla dinledi. Şuanda boş olan evinde, hastanenin o küçük odasında acıdan donmuş bir haldeydi. Konuşması yine Jacksoniyen bir tarzda kesik kesik, acı dolu sıralamalardan ibaretti. '' Neden gitmek zorunda kaldı?'' diye ağladı. ''Kendim için ağlıyorum onun için değil'' diye ekledi. Bir süre sonra ''Büyükanne iyi, sonsuzlukta evine gitti.'' Sonsuzluktaki evi kendi sembolümüydü yoksa vaazlarda bilinç dışı hafızasına aktarılan malzemelerden biri miydi? Kendine sarılarak ''Çok üşüyorum.'' dedi. ''Kış içerde dışarda değil. Ölüm gibi soğuk. O benim bir parçam gibiydi. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.''
Yas tutuyordu.Yarım saat sonra biraz rahatlar gibi oldu, canlanmaya ve ısınmaya başladı. ''Şimdi kış. Ölü gibiyim. Ama yine bahar gelecek biliyorum.'' dedi.
Yası uzun sürüyordu ama bunu derinliğine yaşıyor ve yavaş yavaş bitiriyordu. Büyükanesinin sevimli ve destekleyici olan kız kardeşi, yani Rebecca'nın büyük teyzesi de eve taşındı, bu yas döneminde onun büyük yardımları oldu. Sinagog v dini çevrelerin yardımı olduğu gibi, ayrıca Oturan Şiva ( sitting shiva) törenleri ona destek oldu. Ona sinagogda özel statü de verildi; 'en yaşlı kişi'. Benimle rahat veaçık bir şekilde konuşuyor olması da onu rahatlatmıştır. İlginç bir şekilde rüyaları da, yas sürecinde önemli basamakları aşmasına yardımcı olmuştur. (Bakınız 'Peters',1983).
Onu önce Nina gibi, nisan güneşinde daha sonra Kasım ayında Queens'teki o sğuk mezarlıkta büyükannesinin mezarı başında Kaddish'i söylerken hatırlıyorum. Dualar ve kutsal kitap hikayeleri onu herzaman çekmişti, bunlar onun mutlu, şiirsel, kutsanmış hayatının bir parçasıydı. Şimdi cenaze dualarının 103.sünde ve tüm Kaddish'te onu süküta erdirecek doğru sözcükleri buluyordu.
Onu ilk gördüğüm Nisan ayı ile cenazenin yapıldığı Kasım ayı arasında Rebecca tüm diğer müşterilerimiz gibi pek çok çalışma gruplarına ve derslere katıldı. Gelişimsel ve bilişsel dürtülerimizin bir parçası olarak bu iki kelime o zamanın moda kelimeleriydi. 'Müşteri' kelimesi ise 'hasta' kelimesinden daha az aşağılayıcı olduğu varsayıldığı için kullanılan sevimsiz bir kelimedir.
Bu çalışmaların hepsi ne Rebecca'ya yararlı oldu ne de diğerlerinin pek çoğuna. Bunu yapmanın doğru olmadığını düşündüm. Çünkü bu çalışmalarda onların sınırlarını zorluyorduk ve bütün yaşamları boyunca bu zorlanmayı bazen acımasızlığa varacak şekilde yaşıyorlardı.
Hayatımızda neyin yetersiz olduğu konusunda çok fazla dikkat ediyor, korunmuş ve sağlıklı olana çok az ilgi gösteriyoruz. Konuya has başka bir özel kelime söylemek gerekirse, kusurlu eksik ve yetersizliklerle ilgilenen tıp konusu , defektolojiyle çok uğraşıp, ihmal edilmiş ama ihtiyaç duyduğumuz bir konu olan somutun bilimi, narratolojiyle ilgilenmiyoruz.
Rebecca somut örneklerle kendi benliğinden birinden tamamen farklı iki düşünce zihin yapısını ortaya çıkarmıştır. Bruner'in kelimeleriyle bunlar 'paradigmatik' ve 'narratv-anlatısal'dır. Her ikisi de insan zihninin eşit derecede doğal ve özüne ait formları olsalar da 'anlatımsa' olan önce gelir, onun ruhani bir önceliği vardır. Ufacık çocuklar hşikaye anlatılmasını isterler ve hikayeleri çok severler.
Genel kavramları ve paradigmaları kavrama güçlerinin henüz oluşmadığı bir dönemde, Karmaşık konuları hikayelerde tasvir edildikleri şekilde anlayabilirler. İşte bu anlatımsal ve sembolik güç yaşamı hissetmemize yarar. Sembol ve hikayenin imgesel formdaki somut gerçekliği, bize yaşam hissini verirken soyut düşünce bu anlamda bir şey sağlamaz. Çocuklar Öklid teoremini anlama döneminden önce kutsal kitabı anlayabilirler. Kutsal kitap daha kolay olduğundan değil, bilakis tersini söyleyeb,liriz. Bunun nedeni kutsal kitabın sembolik ve anlatımsal olmasıdır.
İşte bu yüzden Rebecca, ondokuzund da aynen büyükannesinin dediği gibi 'çocuk gibi'ydi. Çocuk gibiydi ama çocuk değildi; çünkü o bir yetişkişndi. Büyümemiş geri kalmış kelimeleri çocul olarak kalmış olmayı anlatmaktadır.
Rebecca’nın ve onun özürlü olanların kişisel, duygusal, anlatımsal ve sembolik güçleri, kuvvetli ve zenginliklerle dolu olarak gelişme olanağı bulabilmiştir. Rebecca’nın bu özelliği onun bütün doğallığıyla bir çeşit şair olmasına yol açar. Hikâyelerimizin kahramanlarından biri olan Jose de bir artist ortaya çıkmıştır. Bu kişilerde paradigmatik veya kavramsal güçler, en başından beri zayıf ve çok sınırlı kalarak gelişime mani olurlar.
Rebecca bunun tamamıyla farkındaydı. Onu ilk gördüğüm günden itibaren çok net bir şekilde bana, o dengesiz ve ayarsız hareketlerini bir müzik ile nasıl düzelttiğini, akıcı ve dengeli bir hal aldığını anlattı. Bir doğa olayı karşısında kendini nasıl bütünleştirdiğini gördüğüm o Nisan gününde ise, onun nasıl o doğa ile estetik, organik ve dramatik bir birlikteliği ve duyarlılığı yakaladığını fark ettim.
Büyükannesinin ölümünün ardından daha kararlı ve net bir tavır takındı. “Artık çalışma gruplarına ve derslere katılmayacağım. Bunların bana bir yararı dokunmuyor. Beni bir araya getirmemde yardımcı olmuyor.” Ardından hayran kaldığım, metafor kullanabilme gücüyle yerdeki halıya baktı ve; “Sanki canlı bir halıyım. Halınızdaki gibi bir modele, bir desene ihtiyacım var. Bir desen yoksa parçalara ayrılıyorum, çözülüyorum.” Rebecca bunları söylerken yerde duran halıya baktım ve Sherrington’un beyin ve zihni karşılaştırırken kullandığı o meşhur dokuma makinesi benzetmesi geldi aklıma. Hiç örülmeden bir halı olabilir mi diye düşündüm? Hiç halı olmadan halı deseni kendi başına oluşabilir mi? Yaşayan bir halı olarak Rebecca’ nın da her ikisine birden sahip olması gerekiyordu. Özellikle şematik yapılanmadaki eksikliği, yani halının ipliği, örgüsünün olmaması önemliydi. Bu durumda halının deseninin yani görüntüsel veya anlatımsal yapısının çözülmesine yol açıyordu.
“Anlamı yakalamalıyım. Derslerin, saçma görevlerin hiçbir anlamı yok… Ben aslında tiyatroyu seviyorum.”
Rebecca’nın nefret ettiği çalışma gruplarından çıkarıp, özel bir tiyatro grubuna kaydettirdik. Buna bayıldı, tiyatro çalışmaları onu sakinleştirdi. Şaşırtıcı derecede başarılı oldu. Her rolünde bir stili, akıcı, dengeli bir kişiliği oturtabiliyordu. Tiyatro grubu ve tiyatro, onun hemen hemen hayatı haline geldi. Şimdi Rebecca’yı sahnede görenler onun zihinsel güçlükleri olan bir kişi olduğunu tahmin bile edemezler.
NOT
Müziğin, anlatımın ve tiyatronun gücünün pratik ve teorik açıdan önemi büyüktür. Bunu, idiotlarda, IQ su 20’nin altında olan ve ciddi hareketsel güçlükleri olan kişilerde bile görebiliriz. Düzensiz hareketler, müzik ve dans ile bir dengeye oturur. Müziği duyduklarında nasıl hareket edeceklerini bildikleri ortaya çıkar. Belirli bir zaman diliminde art arda 4-5 tane basit işi yapmakta bile güçlük çeken zihinsel özürlülerin, müzikle çalışırken nasıl da ritmi yakalayarak bunu başarabildiklerini gözleriz. Art arda hareketleri, şemalar halinde akılda tutmakta güçlük çektikleri halde, müzikle bütün bunlar yapılabilir hale gelir. Yani müziğin içine yerleşince, hareketler, şemalar olmadan da devinilebilir. Aynı durum ciddi frontal lob hasarı bulunan kişilerde ve apraksisi olan kişilerde de geçerlidir. Harekete dair en ufak bir dizgeyi ya da programı aklında tutmakta ve uygulamakta güçlüğü olan ama diğer zihinsel becerilerini muazzam bir şekilde kullanabilen kişilerde durum aynıdır. Bu prosedürel bozukluklar veya motor/hareki bozukluklar, rehabilitasyona dönük sıradan çalışmalarla tedavi edilemezken müzik ile kaybolup giderler. Galiba çalışırken söylenen şarkıların anlamı da burada yatar.
Bütün bunlardan anladığımız, müziğin eğlenceli ve etkili bir şekilde, parçaları bir bütüne doğru organize etme gücünün olduğudur. Soyut ve şematik organizasyon formları bu durumlarda işe yaramamaktadır. Başka bir organizasyon formunun işlemediği hastalarda bu durum özellikle dikkate alınmalıdır. Müzik ve diğer anlatımsal formlar apraksisi olanlarla ve zihinsel özürlü olanlarla çalışırken en temel güç olmalıdır. Terapi veya okul, müziğin veya diğer anlatımsal formların etrafında düzenlenmelidir. Tiyatroda çok daha önemli bir güç vardır. Rollerin, kişiliğe götüren, organizasyonu sağlayan bir gücü vardır. Entelektüel farklılıklar ne olursa olsun, rol yapma, oynama ve ‘olmak’ insan hayatının ayrılmaz bir parçasıdır.
Bunun bebeklerde de, akıl sağlığını yitirmişlerde de ve özellikle bu dünyanın Rebecca’ larında da gözleyebiliriz.
Sorular
1. Rebecca hastalığının farkındamı bunu nerden anlayabiliriz?
2. Doktorun Rebecca nın durumunu farkettiği anda neler oldu?
3. Rebecca evreyi kendisiyle nasıl ilişkililendiriyor?
4. Doktorun Rebecca nın asıl durumunu farkettiği andan önceki ve sonraki gözlemleri nelerdir?
5. Rebecca ve doktor arasındaki ilişki nasıl?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)